Bir Dosya, Bir Hayat, Bir Adalet Sorusu

30.01.2026 - Cuma 09:09

Utku Caner Çaykara’nın Savunması Üzerine
Bazı davalar yalnızca sanıklarını değil, adalet duygusunun kendisini yargılar.
Avcılar Belediye Başkanı Utku Caner Çaykara’nın Silivri’de verdiği savunma tam olarak böyle bir eşikte duruyor: Bir ihale dosyasından çok daha fazlasını, bir ülkenin hukukla kurduğu ilişkiyi anlatıyor.
Çaykara, savunmasına en temel yerden başlıyor: Dosyalar saklanmadı, kaçırılmadı, gizlenmedi. Aksine Kasım 2024’te savcılığın talebiyle Avcılar Belediyesi tarafından bizzat teslim edildi. Aylar boyunca bu dosyalar savcılık masasında bekledi. Ne bir çağrı oldu, ne bir soru, ne de bir açıklama. Ta ki aylar sonra, 31 Mayıs 2025 sabahı, bir şafak operasyonuna kadar.
O sabah yalnızca bir belediye başkanı gözaltına alınmadı.
Bir eş, bir evlat, bir insan henüz ifadesi bile alınmadan “azılı suçlu” muamelesiyle teşhir edildi. Üç gün boyunca narkotik deposundaki nezarette, uyuşturucu kokuları içinde tutuldu. Sorgu yoktu. Delil yoktu. Ama kameralar vardı. Çevik kuvvet eşliğinde yürütülen görüntüler vardı. Ve bu görüntüler, aileleri ve toplumu sarsacak şekilde basına servis edildi.
Çaykara’nın savunmasındaki en sarsıcı cümlelerden biri şuydu:
“Sonradan gördük ki en azılı suçlulara bile yapılmayan bir muamele uygulanmış.”
Bu bir kişisel sitem değil, hukuka yöneltilmiş ağır bir ithamdı.
Savunmanın merkezinde ise net bir hukuki gerçek duruyor:
Belediye başkanının ihale yetkisi yok.
Yetki önce başkan yardımcısındaydı, sonra müdürlüklere devredildi. İddianamede özel vurgu yapılan ihale ise Çaykara’dan önce planlanmış, seçimden sonra zorunluluk nedeniyle uygulanmıştı. Ne kamu zararı vardı, ne usulsüzlük. Aksine firmaya, en yüksek cezalardan biri olan 1 milyon 300 bin TL ceza kesilmişti.
Peki o zaman suç neydi?
Çaykara bu soruyu savunmasının kalbine koydu:
“Belediye başkanıyken girmediğim bir rüşvet ilişkisine, henüz adayken neden gireyim?”
Henüz seçilip seçilmeyeceği bile belli değilken, geleceğe dönük bir rüşvet ilişkisi kurulduğu iddiası, yalnızca hukuka değil, hayatın olağan akışına da aykırıydı.
Dosyada somut delil yoktu.
Buna rağmen kişiden delile gidilen bir yöntem uygulanmıştı. Çaykara, iki ayrı hukuki mütalaa ve bilirkişi raporunu mahkemeye sundu. Ancak sekiz buçuk ayı aşan tutukluluğu boyunca dosyada tek bir yeni gelişme yaşanmadı.
Savunmanın en çarpıcı kırılma noktalarından biri ise iddianamenin kendi iç çelişkisiydi. Aynı metinde başka bir isim için “sıfat yokluğu nedeniyle rüşvet suçu oluşmaz” denirken, Çaykara’nın tek bir etkin pişmanlık ifadesiyle tutuklanması, hukukun eşitlik ilkesini sorgulatıyordu.
Ve belki de en ironik cümle, iddianamenin en başındaydı:
“Suçtan zarar gören: Avcılar Belediyesi.”
Oysa belediyede kamu zararı yoktu. Usulsüzlük yoktu. Aksine ceza kesilmiş, kamu korunmuştu.
Çaykara’nın sorusu hâlâ havada asılı:
“Avcılar Belediyesi neyden zarar gördü?”
Savunma boyunca salonda yalnızca hukuki değil, insani anlar da yaşandı. Annesinin gözyaşları, eşine yazdığı ve yanlışlıkla dosyaya giren mektup… Tüm bunlar, dosya numaralarının ardındaki hayatı hatırlattı.
Bu savunma, bir kişinin kendini aklama çabası değil.
Bu savunma, delilsiz tutukluluğa, teşhirci adalet anlayışına ve hukukun araçsallaştırılmasına karşı yapılmış bir itirazdır.
Ve geriye tek bir soru kalır:
Eğer dosyalar biliniyorduysa, delil yoksa, yetki yoksa, kamu zararı yoksa…
Bu dava neyin davasıdır?

Naz Tuana Doğdu

YORUM YAZ