Barışın Sahibi Kim, Bedelini Kim Ödüyor?

23.11.2025 - Pazar 09:59

Gerçek barış, dışarıdan ithal edilmez; halkın kendi iradesiyle kurulur.

Her fırsatta “barış” kelimesini ağızlarına alıyorlar ama barışın iplerini hâlâ aynı ellerde tutmak istiyorlar. Oysa halkın iradesini tek bir kişinin gölgesine mahkûm eden hiçbir anlayış, bu ülkeye ne özgürlük ne de barış getirebilir.

Türkiye’de yıllardır tekrar eden bir garip tablo var: Her dönemde birileri, bütün Kürtlerin temsilcisi, son karar vericisi, hatta son “barış dağıtıcısı” olarak Abdullah Öcalan’ı öne sürüyor.
Peki madem öyleyse, o zaman DEM Parti milletvekillerine neden maaş ödüyoruz? Temsiliyet dediğimiz şey bir kişiye indirgenecekse, meclisteki koltuklar neyin sembolü oluyor?

Bu sorunun cevabı sadece bir siyasi ironi değil, aynı zamanda bir çelişkinin aynasıdır.

Bir yandan “demokrasi” diyenler, öte yandan halkın iradesini tek bir kişinin gölgesine mahkûm ediyor. “Barış süreci” denilen şeyin iplerini de hep o gölgenin eline bırakıyorlar. Peki soralım:
Bu savaşı gerçekten Öcalan mı başlattı? O mu sürdürdü? Eğer öyle değilse, barışı getirme yetkisini kim ona verdi?

Bu noktada mesele sadece cehalet değil. Bu, açık bir ihanet anlayışının sistemleşmiş hâlidir. Çünkü hiçbir ülke, barışını başka bir ülkenin, başka bir gücün, ya da dışarıdan beslenen bir yapının inisiyatifine bırakarak gerçek huzura kavuşamaz.

Emperyalistlerin açık ya da örtülü desteğiyle varlığını sürdüren hiçbir yapı, bu coğrafyaya barış getiremez. Olsa olsa, “kontrollü çatışma – kontrollü barış” döngüsünü devam ettirir. Yani kanayan yarayı tedavi etmek yerine, pansumanla oyalamaya devam eder.

Gerçek barış, dışarıdan ithal edilmez.
Gerçek barış, halkların birbirini tanıdığı, dinlediği, ortak geleceğini kendi elleriyle kurduğu bir iradeyle mümkündür.
Barışın adresi Kandil, İmralı ya da Washington değildir; Anadolu’dur, Mezopotamya’dır, bu topraklarda yaşayan her insandır.

Bugün “barış” adı altında yürütülen oyunların çoğu, aslında halkların enerjisini tüketen ve mevcut düzeni koruyan bir araçtan ibaret. Çünkü bu “barış” söylemi, anti-emperyalist bir temele oturmuyor.
Anti-emperyalist olmayan bir barış, sadece yeni bir vesayetin habercisidir.

Öyleyse sormak lazım:
Bu gelen barış kimin barışı?
Halkın mı, yoksa küresel güçlerin çıkarına hizmet edenlerin mi?

Naz Tuana Doğdu

YORUM YAZ